Atlasa vurulmak

Üçüncü sınıfa başlarken satın almamız gereken kitaplar arasında bir de atlas vardı, on beş yirmi sayfalık bir İlk Atlas. Ders kitaplarımızın hepsi saman kâğıdına basılmış, okunaksız, karanlık yüzlü kitaplardı. Hele fotoğraflar bana kapkara belirsiz lekeler gibi gelirdi. Ne olduğunu çözmek, ne işe yaradığını anlamak için baktığımda içim kararırdı. …

Bu kitaplar yüzünden, ders çalışmayı hiç mi hiç sevmedim. Bana itici gelen bu ders kitapları arasında biri, apak parlak kâğıda basılmış Atlas, çiçek gibi renkli sayfalarıyla beni hemen kendine çekti. Ülkelerin parlak kâğıt üzerinde renk renk gösterildiği, büyük boyutlu ama birkaç sayfalık bu incecik kitap, değişik ülkelerden seçilmiş güler yüzlü çocukların fotoğraflarıyla, İstanbul’un, Ankara’nın sokaklarını gösteren pembe boyalı kent planlarıyla, yeryuvarın, anakaraların, denizlerin, ülkelerin, dağların, ovaların, göllerin, ırmakların bin bir renkli haritalarıyla, görür görmez beni büyüledi. …

İlk Atlas benim için sanki ilk görüşte vurulduğum bir “yıldırım aşkı” oldu, hiç bitmeyen! Bana yaşamın bütün gizlerini sunacakmış gibi gelen bir tür “Alaaddin’in lambası”, benim olmuştu, yeryüzünün dört bir bucağından her istediğimi bana getirmek üzere içinde hazır bekleyen cinle birlikte... Bu küçük okulun gerçek bir “bayram yeri” olması bile, masmavi yeryüzünü, renk renk ülkeleri keşfeden küçük çocuk için solda sıfır kalmıştı! Yaşamım boyunca karşılaştığım ve karşılaşabileceğim bütün kapıları açan büyülü bir anahtardı benim için bu incecik Atlas... Uzayda masmavi bir portakal gibi dönüp duran, sanki geçmişten geleceğe akıp giden o içi sevinç dolu, mutluluk dolu yaşam gezegeninin neresine dokunsam beni hemen oradaki iklim iklim, biçim biçim gizli cennetlere götüren, evrenin erişilmez uzaklardaki yıldızlarına götüren bir büyülü değnek! …

İlk gün Avrupa haritasındaki bütün ülkelerin renklerini bir çırpıda öğreniverdim. Yazıyı elimle kapatıp ülke adını hemen söyleyebiliyordum. Ertesi sabah bu yeni hünerim sınıfta bütün çocukların ilgisini çekti. İnanamadıkları bu becerimi hemen öğretmene yetiştirdiler. Nahide Öğretmen de bu işe çok şaşırdı, beni sınamak istedi; arkadaşlarımın önünde ne sorduysa hiç duraksamadan hepsini bildim. Başarı bunca ucuzlayınca, ilgi çekme bu denli kolaylaşınca, ertesi gün yeryüzünün bütün ülkelerini öğrenivermiştim. Giderek, boş kâğıda -atlasa bakmadan- bir Avrupa haritası çizip ülkeleri yerli yerine oturtabiliyordum.

Sonra denizleri, dağları, ovaları, gölleri, ırmakları öğrendim. Başkentleri, öteki kentleri öğrendim. Limanları, demiryollarını... Ülkelerin doğal güzelliklerini, anıtlarını gösteren renkli resimlere bayıldım. Eskimoların buzda balık avladıkları kuzey tanyerinden, kutup ayılarından, güneyde bedevilerin ancak develeriyle geçebildikleri çöllerde yer değiştiren kumullara, dikenli bitkilere değin, yeni dünya çöllerindeki kaktüslere değin yeryüzü sonsuz güzelliklerle doluydu. Hele güler yüzlü çocukların, yetişkin erkek ve kadınların, yaşlıların yerel giysileri içindeki renkli fotoğrafları benim için sanki birlikte oyun oynadığım arkadaşlarım, yakından tanıştığım kişiler, sanki yeryüzünün dört bir bucağına saçılmış yakınlarım gibiydiler. Zaman zaman onlar bana kendi hısımlarımdan bile daha yakın oldular.

Sırasında, bu yaşıma değin bir türlü yakından göremediğim Sibirya taygalarının ortasındaki milyon nüfuslu Krasnoyarsk kentinin, Demirperde’nin ortadan kalkmasından sonra 2000 Dünya Güreş Şampiyonası’nın yapıldığı bu Sibirya başkentinin, bir deniz gibi akan Yenisey’in sağ kıyısında mı, sol kıyısında mı olduğunu bir an önce öğrenebilmek için, inanılmaz bir merakla gecenin dördünde yataktan kalkıp atlasımı bir kez daha yeniden incelediğim oldu. …

Benim için her şey, her şey Atlas’a vurulmakla başladı. Harita sevgisiyle başladı. Bütün bu insanlar doğuda batıda, bu güzel ülkelerde ne yer ne içer, nasıl yaşarlar, ne yaparlardı? Coğrafya merakım bir daha dinmedi. Ulaşabildiğim her yeri gezdim. İnsanları tanımaya çalıştım. Onlarla konuşmak istedim. Onların dillerini öğrenmek istedim. Masallarını dinlemek, şiirlerini öğrenmek. Aralarına katılıp hep birlikte şarkılarını söylemek, çalgılarını çalmak, oyunlarını oynamak istedim. Sınırlar haritada renkleri ayıran ince birer çizgiydi, gerçekte olmayan. Doğa, onun içinde insanlık, ayırıcı çizgiler barındırmayan, her şeyin birbirini kucakladığı, yaşayan, doğurgan bir bütündü. Atlasa baktıkça, dokuz yaşında uyarılan düşgücümle, sanki yeryuvarın tümünü ilgi ve sevgiyle kucakladım! Kendini masal devi Atlas gibi güçlü sanan bir erişkin örneği yeri sırtlayıp onu omuzlarımda taşımaya asla kalkışmadan, yeryuvarın tümünü, her şeyi öğrenmek isteyen ama kötü okul kitaplarını hiç sevmeyen saf çocuk aklım ve boyundan büyük yiyeceğini yuvasına taşıyan bir karıncanın bacakları gibi incecik kollarımla kucakladım!

O gün bugün, kötü bir haber alsam, sevdiğim bir arkadaşımı yitirsem, ölüm haberi gibi dayanılmaz bir karamsarlığa kapılsam, taşıyamayacağım yükten, umutsuzluktan omuzlarım çökse, sayrı düşsem, başım ağrıdan çatlasa, hâlâ gözümü açabiliyorsam, yattığım yerde kollarımda hâlâ bu ince kitabı dik tutabilecek son bir güç varsa açarım Atlasın herhangi bir sayfasını, yeryüzünün gözüme ilk takılan herhangi bir noktasında, benim yaşadığım yamaçtaki cılız bir dereden sonsuz denizlere akan bir su damlası gibi, orada yaşayan insanlar arasına katılır, orada bütün dertlerimden, acılarımdan, bütün günahlarımdan arınıp sanki yeniden dirilir, onların mutluluğu ya da mutsuzluğu içine gömülür giderim.

Yaşamın Gizi, 1. cilt: Uyanış, 2007 Basım aşamasında